10 Aralık 2014 Çarşamba

İYİ ÖPÜŞMEK İÇİN KURALLAR

Onunla öpüştüğünüzde nefessiz kalmasını, başını döndürmek mi istiyorsunuz? İşte iyi 18 öpüşmek için kurallar...
iyiopusme
Onunla öpüştüğünüzde nefessiz kalmasını, başını döndürmek mi istiyorsunuz?
Eski moda öpüşmelerle başlayıp onu yatak odasına götürecek yeni öpüşme tekniklerini deneyin. Önereceğimiz yeni teknikler sayesinde partneriniz öpücüğünüzden çok memnun kalacak. İlk öpüşmenin filmlerdeki gibi öldürücü etkisi olmayabilir.
Öpüşürken yırtıcı hayvan gibi davranmamaya ve mümkün olduğunca az tükrüklü olmasına çalışın. Öpücüğünüz iki insan arasında çok özel şeyler paylaşıldığını gösteren çok sıcak, ağır ve romantik olmalı.
Çoğu kişi “sıcak ve ağır” tanımlamasını “ıslak ve dağınık” ile karıştırma hatasına düşer. Islak ve dağınık öpüşenler kadınlar tarafından beğenilmezler ve “kötü öpüşenler” listesinde yer alırlar. Bazıları bunu isteyerek yapabilir ve bunu
etrafındakilere övünerek anlatabilir.
İşte en etkileyici 18 öpüşme kuralları..
•Bayanlar ve baylar öpüşeceğiniz zaman dudaklarınızı ıslatmayın. Bu ünlü bir şarıkıcının seyirci önünde şarkı söylemeye başlamadan önce boğazını temizlemesiyle eşdeğerdir.
•Öpüşürken diliniz  kutudan birden fırlayan kukla gibi ağzınızdan çıkmasın, ağzınızın hafif açık olması yeterli.
•Erken ortaya çıkan Fransız tarzı bu öpüşmeyi hemen denemeyin. Partnerinizin bunu denemeye çalışacağından şüpheleniyorsanız;
•Ağzınızı kapatın. Ağzınız açık olsun, dilinizi çıkarmayın.
•Öpüşmenin daha ateşli bir hal almasını istiyorsanız dilini hissettiğinizde hoşunuza gittiğini gösteren bir işaret verebilirsiniz. Bu süreç yarım saat ya da 30 saniye olabilir.
•Ağzınızı partnerinizinkinden çok daha geniş açmayın. Öpüşme taklit etme değildir.
•Öpüşürken kaba konuşmalar yapmayın.

4 Aralık 2014 Perşembe

PANİK ATAĞI KALP KRİZİYLE KARIŞTIRMAMAK

Panik Atagi Kalp Kriziyle Karistirmayin

Panik Atagi Kalp Kriziyle Karistirmayin
Uzmanlar her insanın stres altında ömrü boyunca 2-3 kez panik atak yaşayabileceğini söylüyor ama...
Uzmanlar her insanın stres altında ömrü boyunca 2-3 kez panik atak yaşayabileceğini ancak panik atak halinin kalp kriziyle karıştırılmaması gerektiğini belirtti.
Ani ve beklenmedik durumlarda çarpıntı nefes darlığı, titreme, terleme, elde kolda uyuşma ölüm ve delirme korkusu şeklinde kendini gösteren panik atağını her insanın hayatında 2-3 kez yaşadığını vurgulayan Bursa Doruk Sağlık Grubu Psikiyatri Uzmanı Dr. Yunus Emre Koçak, panik atak geçiren kişinin kalp kriziyle karıştırılmaması konusunda uyarıda bulundu.
ŞEKER VE TANSİYON YÜKSELEBİLİR
Aşırı stres ve yorgunluk dönemlerinde ortaya çıkan hastalığın aslında insan beyninin kendisini korumak için geliştirdiği bir refleks olduğunu belirten Psikiyatri Uzmanı Dr. Emre Koçak, "Ataklar sırasında tansiyonun yükselmesi normal ve sağlıklı bir tepkidir. Ataktaki hallerine bakarak tansiyon hastası ya da kalp hastası olduğu düşünülmemelidir. Şekeri ya da tansiyonu olan kişinin atak halinde şeker ve tansiyonun yükselmesi normaldir. Bu nedenle doğru nefes kontrol teknikleriyle hastanın atakla nasıl baş edebileceğini bilmesi önemlidir." dedi.
EN UZUN ATAK 10 DAKİKA
Panik atağa etken olan en önemli nedenler arasında aileden birinin ölümü, ayrılık hali ve yalnızlığa sebebiyet verecek her türlü nedenin sayılabileceğini ifade eden Koçak, ölçülebilen en uzun atağın 10 dakika sürdüğüne dikkat çekti. Atak hali daha uzun süren kişilerin arka arkaya birkaç atak birden geçirdiklerini kaydeden Koçak, bunun nedenlerini şu şekilde açıkladı. " Kalp krizi geçirirsem çocuklarıma kim bakar? Annem babam ne yapar? Hastaneye yetiştirebilirler mi? gibi düşünceler atağın üst üste yaşanmasına neden olur."
TEDAVİDE SONUÇ YÜZDE 95 OLUMLU
Hastalığın bilincine varmanın tedavinin olumlu sonuçlanmasında büyük etken olduğunu ifade eden Dr. Yunus Emre Koçak, her insanın ömrü boyunca 2-3 defa panik atağı geçirebileceğini, hastalık sayılabilmesi için bu durumun süreklilik arz etmesi gerektiğini ifade etti. Tedavide ilaca ek olarak terapi uygulandığında sonucun yüzde 95 olumlu olduğunun altını çizdi.

KALP ACISI ÖLDÜRÜR MÜ?


Kalp Acısı Öldürür mü?

Aşırı stres ve üzüntü gibi duygu yoğunluğunun ölüme yol açabileceği söyleniyor. Bu olgunun tıp literatürüne girmesi neden bu kadar uzun sürdü?

1986’da 44 yaşındaki bir kadın Massachusetts Hastanesi’ne kaldırıldı. Gün boyunca bir şeyi yoktu; ama akşamüstü göğsünden sol koluna doğru yayılan yoğun bir ağrı hissetti. Bu kalp krizinin temel belirtilerinden biriydi; ama kadının ne herhangi bir kalp ve damar hastalığı, ne de kalbinin etrafındaki atardamarlarda pıhtı oluşması vardı.
Dışarıdan kalp krizi gibi görünen şey aslında değildi. Bu olağandışı vakayı New England Tıp Dergisi ’nde kaleme alan doktor Thomas Ryan ve John Fallon, kalp kaslarındaki bu arızanın kaynağını fizyolojik değil duygusal nedenlere bağlıyordu. Kadın, hastalanmadan birkaç saat önce 17 yaşındaki oğlunun intihar haberini almıştı.
Doktorlar yıllar boyunca psikoloji ile fizyoloji arasında bir bağ olduğu fikrini küçümsedi. Duyguların kalpte fiziksel izler bıraktığı düşüncesine prim vermediler. Gerçek kalp doktorları, kardiyologlar gözleriyle gördükleri gerçek sorunlar üzerinde yoğunlaşırdı: damar sertliği, damar tıkayan kan pıhtıları, parçalanmış atardamarlar gibi. Duygusallık ve hassaslık psikiyatristler içindi.
Buna rağmen aşırı yoğun duyguların kalbi etkilediği düşüncesi onyıllar öncesine dayanıyor; fakat insanlardaki bir etkilenme değil söz konusu olan. Yabanıl hayat biyologları ve veterinerler aşırı duyguların vücut fizyolojisinde büyük sorunlara yol açtığını fark etmişti.
20. yüzyıl ortalarına gelindiğinde, herhangi bir hayvanın ani hayati tehlike korkusu geçirdiğinde ilginç bir olayın ortaya çıktığını gözlediler. Bir hayvan yırıtıcı bir hayvanın pençesine düştüğünde kanındaki adrenalin miktarı öyle çok artıyordu ki neredeyse kanı zehirleyip, kalp de dahil hayvanın kaslarında hasara yol açıyordu. Buna “yakalanma miyopatisi/kas hastalığı” adı veriliyordu.
Bu etki 1974’te veterinerler arasında artık öyle iyi biliniyordu ki Nature dergisine yazılan bir makalede konuyu açıklamaya gerek duymadan bu sorunu önlemek için alınabilecek önlemler tartışılıyordu. Hayvanların bilimsel araştırmalarda kullanılmak üzere yakalanması bu sonuca yol açıyor, bu yüzden genelde ölümle sonuçlanıyordu.
Yani Massachusetts’teki hastanede doktorlar kadının kalp sorununu şaşkınlıkla karşılıyorken veterinerler birçok hayvanda stressten kaynaklı kardiyomiyopati olgusunu biliyordu.
1990’lara gelindiğinde artık insanlarda da birçok vaka araştırması yapılmış, aşırı psikolojik stresin neden olduğu fizyolojik sorunlar yavaş yavaş tanınmaya başlanmıştı.
1995’te üç araştırmacı doktor, İsraillilerin 18 Ocak 1991 tarihinde önceki ve sonraki iki ayda olduğundan çok daha fazla kalple ilintili bir sorun nedeniyle ölmüş olduklarını fark etti. Bu, Körfez Savaşı’nın başladığı tarihti. Irak’tan İsrail’e 18 adet füze atılmıştı. Fakat ölümlerin nedeni yaralanma değil, kalp-damar bağlantılı ölümlerdi ve çoğu hastanedeki tedavi dışı insanlarda meydana gelmişti.
Araştırmacılar Amerikan Tıp Derneği Dergisi ’ne yazdıkları makalede sorunu hayati tehlike arz eden bir durum algısına bağlıyordu. İsrail hükümeti kimyasal saldırıya karşı vatandaşlarını uyarmış, her eve gaz maskeleri ve acil müdahale malzemeleri dağıtılmıştı. Herkes endişe içindeydi ve bu ölüm korkusu bazılarına fazla geliyordu.
1996’da ise başka bir araştırma ekibi 17 Ocak 1994 tarihinde Los Angeles’ta meydana gelen ani kalp durması vakalarını inceledi. O tarihte bu bölgede daha önce görülmemiş büyüklükte, 6,8 şiddetinde bir deprem olmuştu. New England Tıp Dergisi’nde aktardıkları araştırma sonuçlarına göre o gün kardiyovasküler nedenli ölümlerde büyük bir artış kaydedilmişti. Ölenlerin çoğunun daha önce tümüyle sağlıklı olduğu söylenemez tabii ki.
Stres kaynaklı kardiyomiyopati (kalp kasları hastalığı) ancak 2005’te tıp literatürüne girebildi. Bazı doktorlar buna Japonca adıyla ‘takatsubo’ ya da ‘acılı yürek sendromu’ da diyor.
Yani bize fizyolojik olarak zarar veren şey doğrudan üzüntü ya da reddedilme duygusu değil, bu duyguların yol açtığı fizyolojik tepkilerdir. Bugün zihnimizin ve duygularımızın fiziksel olarak bedenlerimiz üzerinde doğrudan etkisi olduğu, bazen bu etkilerin felaketle sonuçlanabildiği konusunda pek şüphe yok.
Fakat ne yazık ki veterinerlerin ve yabanıl hayat biyologlarının onyıllar önce farkında olduğu bir olgu daha birkaç yıl önce doktorlar tarafından kabul görüp tıp literatürüne girdi. Bu bize aslında hayvanlarla ortak özelliklerimizin ilk bakışta göründüğünden çok daha fazla olduğunu da gösteriyor.
Jason G Goldman | BBC Future